*
bir şey var, bir şey.
tam şuramda.
küçük dilimin gölgesinin düştüğü yerde.
içtiğim yalanların aktığı yatağın tam ortasında.
çocukken şeker sanıp yutmaya çalıştığım bilye gibi,
hayat diye bana yutturulmaya çalışılan esaret belki, takılan.
belki de; içime attığım geçmişin çöplerinin,
gelecek yıkıntıların metan-ik sıkışması…
parmaklarımı uzatıp tutmaya çalışsam,
kalbim parmaklarını uzatıp çıkmak istiyor sanki…

bir şey var, bir şey.
tam şuramda.
yosun tutmaya başlamıştı zamanında.
her bir şeyimden kopan parça parça bir şey,
toplanıyor bir şeylerin merasimi için…
(bir şey-2008)

*
İşte yazmışım bir önceki sene. O “şey” yine geldi. Arada görünüyor kayboluyordu.
Ama bazen geldimi bırakmıyordu hiç. Nedenini bilmiyorum, beklide şiirde ki gibi metanik bir sıkışma bu. Yine geldi yine sonbahar. “şey” ismini verdim ona. Daha önce bir yazarda bunun gibi bir şeye “şey” ismini vermiş. Tıbbi terimini bilmiyorum bilmekte istemiyorum. Bir yazarın dediği gibi “doktorlar iyi şeyler için Türkçe, kötü şeyler için Latince konuşurlar” Sanırım gücüm bir level daha atlayacak boşluğa. Hani bir deyim vardır “ta burama kadar geldi” gibi bir şey de olabilir bu.

*
Bazı kabuslar görüyorum uyanıkken görüyorum hem de.
Ben bütün kabuslarımı uyanıkken görürüm. Hayal gücü insana kabus göstermekte çok başarılı.
Ve hayal gücü kuvvetli olanlarda korkak insanlar olurmuş zaten. Öyle duydum birinden.
Bu yüzden cesaretimi yitireli uzun zaman oldu.

Kabusumda boğuluyorum.
Uykudayım ve bir anda nefesim tıkanıyor. Aniden uyanıyorum
Ne burnum ne ağzımdan bir nefes akışı yok. Hemen telefona sarılıyorum 112’yi arıyorum ama birden 112 de çalışanların mors alfabesini bilmedikleri aklıma geliyor. Zaten bende bilmiyorum. Kalkmak istiyorum kalkamıyorum hemen yatağımdan yuvarlanıp masama doğru atıyorum kendimi. Bir kalem bulmam lazım. Çekmeceye elimi atıyorum ve elime bir ekmek bıçağı geliyor. Ekmek bıçağının ne işi var çekmecede diye soruyorum kendime.
Beynim nesneleri ayırt etme özelliğini kaybediyor birden. Kalem ararken ekmek bıçağına dokunmam sanırım bu yüzden oluyor. Sonunda bir kalem buluyorum. En son nefesimi 45 saniye kadar tuttuğumu hesaplamıştım. 5-6 sene önce 3 dakika kadar tutabiliyordum. 20 saniyeyi çoktan harcadım geriye 25 saniyem kaldı. Kalemi nereye batıracaktım peki? Adem elmasına mı? Kahretsin o filmde ki adam kalemi nereye batırmıştı? Düşünerek saniyelerimi boşa harcıyorum. Ve çenemin biraz altından batırmaya karar veriyorum kalemi. Bastırıyorum bastırıyorum ama nafile. İnsanın kendi boğazını delmesi ne kadar çok zormuş. Olmuyor gücüm yetmiyor. Duvara yaslıyorum kalemi ve bastırıyorum ama yine olmuyor. Sanırım o dediğim “şey” bir yıkıntı yığınıyla taşmaya hazırlanıyor boğazımdan.
Sonra çare kalemle bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyorum.
İnsan ölürken üstelik 10 saniyesi varken ne yazabilir?

“Üzülme Anne”
“Sigarayı bırak kardeşim.”
“Mutfakta çok dolanma baba”
“Şampiyon fener”
“Pes The Best”
“Odayı havalandır dediğinde keşke havalandırsaydım anne, bak boğuldum”
“Mezar taşımı mermerden yapın. Kenarlarına kuşlar için su dolu taslar bırakın”
“Vın ya da Jet modem ve birde laptop ile gömün beni, arada hayatın yalanları hakkında forward mailler atarım…”

*
Kabuslarım devam ederken. Bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum.
En iyisi bir doktora gitmeli diyorum kendime. Ama doktorları sevmediğimi doktorlara söyleme cesaretini bulamamaktan korkuyorum. O “şey” oradan alınırken peki ya ses tellerimi de koparıp atarlarsa?
Ses tellerinin gitar telleri gibi olup olmadığını bilmiyorum. Ya da onların oradan koparılıp koparılmayacağını da bilmiyorum.
Lanet olsun hiçbir şey bilmiyorum.
“Okuduğun binlerce şiir izlediğin yüzlerce film sana hiçbir şey kazandırmamış” diye kızıyorum kendime.
Ya da doktorlar onları sevmediğimi bildikleri için ve bir an ağzımdan o sözlerin çıkacağını anladıkları için ses tellerimi bilerek alırlarsa?
“Sesini kaybeden adam” 1-2 -3-4 diye devam eden şiirler yazmak zorunda kalırsam?
Tam “ben de seni” demem gereken anlar çıkagelirse?
Bu saatten sonra işaret dilini öğrenemem.
Ben öğrensem, anneme babama öğretemem…

Sonra aklıma birden “no mercy for the rude” filminde ki genç adam geliyor.
Filmde ki genç adam konuşamadığı için doktora gider ve doktor onun sesini geri getirebileceğini ama 10 yılda kazanabileceği bir ameliyat parası ister. Genç adam bu parayı toplamak için dünyanın en tıfıl, dünyanın en sakar, dünyanın en sessiz kiralık katili oluverir. Parayı toplar doktora verir. Doktor ameliyat gününü söyler ortadan kaybolur. Genç adam doktoru bulur ve onu içindeki sessizliğe gömer.
Adamın iç konuşmaları sesi geldiğinde söyleyeceği şarkılar şiirler bir anda sesimin kıymetini hatırlatıveriyor bana…
Bir anda mutlu oluyorum aniden. Biraz önce boş yere izlediğim için kızdığım filmler geliyor aklıma.
Gülümsüyorum. Aptalca…

*
Hani uzmanlar uyarmıştı. Herkes yatağının dibinde deprem çantasını mutlaka bulundursun diye.
Yaşadığım yer bilmem kaçıncı deprem bölgesi bu yüzden bir deprem çantası bulundurma ihtiyacı duymadım hiç. Ama artık boğulma anında yapılacaklar çantası hazırlamam gerektiğini düşünüyorum.
Çantanın içine bir keçeli kalem, bir tükenmez kalem bir de kurşun kalem koymalıyım.
Biraz da kağıt.
Daha sonra bir ses kayıt cihazı almalıyım dışarıya da ses veren cinslerinden ve o cihaza;
“Bu bir teyp kaydıdır, Mp3 ya da wma kaydı da olabilir. Hangi formatta kaydolduğu önemli değil. Duyduğunuz sesin sahibi şuan yatakta boğuluyor. Yo hayır sıkıntıdan değil gerçekten boğuluyor.
-tabi bu kaydı yapmadan önce ciğer genişletme antrenmanları yapmalıyım ve 45 saniye olan nefes tutma kapasitemi 3 dakikaya çıkarmalıyım- Bu mesajı aldıktan sonra 2dakika 30 saniyeniz var.
Adres: Bilmem ne mahallesi bilmem ne apartmanı…”şeklinde kaydetmeliyim diye düşünüyorum.
Sonra Türkiye’de hangi yere 2 dakika 30 saniyede bir Ambulans gelmiş düşüncesi beliriliyor kafama.
Yine vazgeçiyorum.

*
Ondan da vazgeçiyorum, bundan da, şundan da, her şeyden de.
Azrail,
geldiğinde seni sımsıkı kucaklayacağım büyük bir samimiyetle,
o kadar sıkı kucaklayacağım ki boğulduğunu sanacaksın…

MD

Reklamlar