Hayatım boyunca hep önüme bir hedef koyarak yaşadım.
Bu ne bir tıp öğrencisinin profesör olma hedefi gibi bir şeydi.
Ne de bir mimarın daha fazla, daha da fazla inşa etme hedefi gibi bir şey…
Benim hedeflerim ulaşılınca çok çok büyük olmayan ama biraz mutlu edebilen hedeflerdi.
Ve yeni bir hedef için heyecan yaratma ihtimali olabilen hediyelerdi.
Ufak ama etkisi ortalama bir insanı mutlu edebilecek şeyler.
Ortalama yada dipsel bir yaşam süren insanlar zaten,
ufak şeylerle mutlu olmaya alışmış kişiler olmak zorunda.
Bu hedefler; sert akan bir nehirde çapraz dizilmiş hafifçe zıplayarak ulaşılan ve gülümsetebilen taşlar mesela…
Ve şimdi o ufak taşları göremiyorum önümde.
Adımımı atarsam zamanın boşluğuna kaybolup gidebilirim.
Nehrin ortasındayım ağırlığımdan daha hafif bir engebeli taşın üstünde.
Ve önümde yeni bir hedef yok .
Bir tomruk, şimşeklerin kopardığı bir kuru kalın dal ve aylarca bekleyince oluşabilecek kumdan bir tepe.
Her ne ise.
Bir hedef işte.
Olmalı orda.
Oluşmalı, gelmeli bir yerden.
Bu ne bir tam adım ve artı bir tam adımımın yarısından yani bir buçuk tam adımımdan daha uzakta olmalı.
Ne de, ayakkabı tabanımın büyüklüğü kadar dibimde olmalı.
Anlatabiliyor muyum?
Binlerce ağacın bulunduğu bir ormanın diğer ucunda olmamalı bu hedef.
Yani ulaşması bu kadar zor olmamalı.
Ne çok beklemeliyim onu ne çok bekletmeli beni.

Herkes bilir.
Ve kanundur bu.
Gökyüzüne fırlatılan hedefsiz bir ok.
Eninde sonunda düşer toprağa…

“Bana yeni bir hedef gönder hayat.
Tam onikiden vuramasam da olur
Sadece, ona ulaşmak için çaba sarfetmeye azmettir beni…”

MD

Reklamlar