Etiketler

karıncalar…
yok hayır atlı değil.
asker karıncalar.
uygun adım ayak sesleri.
ve çekirgeler
sağ lobumdan sola oradan tekrar sağa zıplayışları
bununla birlikle kopardıkları parçaları taşımaları.
ve mantarlar nemli ve karanlık yerde bitenlerden.
baykuşlar, ürkütücü uğultularıyla
ve ters halde asılı duran yarasalar
düşüncelerime akıttıkları salyaları da çabası.
bunca karmaşa, gürültü
karanlıklar ormanı gibi kafatasımın içi…

“bunu yaparsan bu olur
bunu yapmazsan bu olmaz.
bunu yapsan da yapmasan da hiçbir şey olmaz.
ya da yapacak gücün yoksa
zaten yapamayacaksındır…”

filtreleri çalışmayan bir fabrika
önce etrafını sonra beldeyi kirletir.
işte düşünceleri arıtamayan beyinde bu şekilde kirletebilir.
etrafında yaşamaya mecbur figüranları ve onlarda diğerlerini.
içinde bulunduğum durumun argümanları
karışık bir harmoni gibi gelse de kulağa
yaşayamama duygusunun insana yaşattığı şey budur.
ölmek yada ölememek
bu düşünceyle etrafındaki insanları kirletmek…

her neyse doktor.
ölmek isteseydim bir şekilde,
burada otopsi için cesedime bakıyor olurdun.
ve niçin öldüğümü asla anlayamazdın.
günlerin saatlerin gözlerimin içinde o cevabı aramakla geçerdi.
ne kanımda ne bedenimde hiçbir sonuca varamazdın.
sorular sorular
ama cevapsızlık ruhunu cesedimin üzerine sererdi.
ve sende şekilsiz bir cesede benzerdin.
ama ne kadar çok şanslısın ki.
buradayım.
bu daha önce yüzlerce bedenin son nefesini verdiği masanın üzerinde.
kanım hala sıcak.
çürük dişimin kokusunu duyabiliyorsun.
mutlu ol doktor.
şu an yaşıyorum…

yüzün.
bir merhamet yoksunluğu ile yüzüyor gözlerimde.
ne bir tebessüm, ne bir sabır ifadesi.
illetin alasına bakıyormuş gibi şaşkınsın.
bana kızgınsın biliyorum
bu saatte karının kolları arasından seni koparıp aldığım için.
bir sabaha da sakince uyanmak istiyordun belki de.
belki de lanet ediyorsun neden bu işe bulaştım diye.
duvardaki diploman ve belgelerin.
yalnızca bir kağıt parçası gibi görünüyor artık sana.
işini sevmiyorsun biliyorum.
sevdiğin tek şey para.
sahi Hipokrat yeminin vardı değil mi?
bir süre önce bende bir yemin edindim.
-yalnızlığı, yalnızca yalnızlığı anlatacağıma, hiçliğim ve kimsesizliğim üzerine yemin ederim. –
insanlar inançlarına göre ayrılıyorlar
inançları dinlerine göre dinleri mezheplerine göre.
hep merak etmişimdir.
hipokrat yemini edilirken
sırayla kutsal kitaplar duruyor mudur masada?
yanlarında bir inek ve Buda biblosu.
ve parmaklarıyla doktor adayları dokunuyor mudur her birine?
namus ve şerefin fiyatı belli olduğundan beri
hipokrat’ın yemini insanların daha insancıl olduğu zamanlarda kalmış,
şimdi gereksiz bir söz öbekleri topluluğu.

bağışla beni.
kayıtsız kalıyorum etrafımda ki insanları kırmama.
ve seçtiğim cümleleri kale alma.
çoktandır unuttum konuşmayı.
kekeliyorum şuan.
hangi dili bildiğimi bile
kapını çalıp “sen de kimsin ?”
dediğinde fark ettim.
yalnızlık işte.

hani bir hikaye vardır.
belki bilirsin.

“bir adam varmış.
yalnızca okuyormuş.
üzerine devrilen duvarlara sinen anıları.
penceresine yapışan damlaların alfabesini..
bilmediği dillerde bilmediği hikayeleri okuyormuş.
hep okuyormuş
sonra bir gün kapısı tıklanmış.
gitmiş açmış.
karşısında bir kadın.
yarısı siyah yarısı beyaz bir elbise içinde.
saçlarının da yarısı siyah yarısı beyaz.
saçının beyaz olan kısmı,
elbisesinin siyah olan kısmının ön tarafından akıyormuş beline.
siyah olan kısmı da
elbisenin beyaz olan tarafına akıyormuş.
bir yin yang felsefesi gibi duruyormuş kadın.
(her iyinin içinde bir nokta kadar kötü her kötünün içinde bir nokta kadar iyi vardır)
kadın benimle gel demiş.
adam dudaklarını aralamış.
aklında sorular belirmiş.
“neden?”
“sen kimsin?”
“nereye?”
“ne kadar süreliğine?”
“ne kadar uzağa?”
“neden ben?”
“ama hayır olamaz” demiş adam içinden.
hemen içeri koşmuş.
bağırmak, bir ses, bir harf çıkarmak istemiş.
yapamamış.
yalnızlık ona var olan bir şeylerin değerini unutturmuş.
beyni diline hükmünü kaybetmiş.
sonra lanet okumuş adam kendine.
dilini dişlerinin arasına almış.
bastırmış.
bastırmış…
ta ki ortadan incelinceye kadar.
ve bir çığlık ki camları titretmiş.
o güne kadar hep kalbi acıyormuş adamın.
ve kalbinin var olduğunu hep biliyormuş.
dilini ısırınca beyni bir dili olduğunu anlamış.
adam hemen koşmuş kapıya
koşarken dilinden akan kanların yarısını yutmuş yarısını tükürmüş.
kapıya vardığında kadın yokmuş.
kim olabilir ki o kadın diye sormuş kendine.
azrail mi ?
aşk mı?
aşk yaşatabilir ve kurtarabilirmiş.
azrail öldürebilir ve kurtarabilirmiş.
ikisine de razıymış adam.”

(bana yanlış adres mi verdiler yoksa
çaldığım bütün kapılar sonsuzluğa açılacaksa.
neden buradayım?)

ve sen doktor.
bir yin yang felsefesi gibi duruyorsun karşımda.
(her beyazın içinde bir nokta kadar siyah, her siyahın içinde bir nokta kadar beyaz vardır)
bir şeyler yapabilirsin.
eğer düzgün cümleler seçebilirsem.
seçebilirsem ama dedim ya ilk başta.
uygun adım ayak sesleri
mantarlar.
çekirgeler.
yarasalar
baykuşlar
kekeme acılar senfonisi
bulamayabilirim senin merhametini kazanacak şeyleri dağarcığımdan.
merhametin vardır değil mi?

“bir insanı alıp gözlerini bağlarsan
onu uçsuz bucaksız bir yere bırakırsan,
ve ona etrafında bir yerlerde uçurum olabilir dersen,
o insan, boşluğa adım atma tedirginliği yüzünden
bir süre sonra sürünerek ilerler”

yapmanı istediğim aydınlat beni.
karanlıklarımın üstüne bir yıldız yerleştir.
senden neyim olduğunu bulmanı istemiyorum.
-var olan şeylerim zaten yok olmakta olanlar-
senden neyim olması gerektiğini istiyorum
üç yüz altmış derecede döndürmelisin şu neşteri
kafamın üst tarafından
narkoza gerek bile yok.
-bu yorgunluk bir baygınlık düşü gibi
bu yorgunluk bir insomnia gibi
bu yorgunluk varlığımın hafifliği
sırtıma binenlerin ağırlığı kadar tüketmiş ve uzaklaştırmış benliğimden beni –
çıkan parça sende kalabilir.
kepekli saçlarımı hiç özlemeyeceğim.
söz.
ellerinin titremesine gerek yok.
istersen bir kazaya da kurban verebilirsin beni.
biraz cesaret.
rüzgarı hissedebilmeliyim
o karanlık köşelerde bitmiş mantarları almalısın önce.
dikkat et kesin zehirlidirler.
baykuşlar, yarasalar ışığı görünce kaçacaklar zaten.
ve şu son sürat akan düşünce otobanını.
bir hız limiti ile sınırlandırmalısın.
-bedenim bu kadar yorgunken,
beynim bu kadar hızlı çalışmamalı.-
olsun, olaylara bir kaç saniye geç tepki vermem önemli değil.
önemli değil işte gülünecek bir şeylere
zamanı geçtikten sonra gülmek.
ya da ağlanacak şeyler için
zamanı geçtikten sonra ağlamak…
beni anlamıyorsun doktor
toplu bilinçaltı ölümlerim var
onları bulmalısın
oralarda bir yerdedirler.
rahatladığımı hissetmeliyim.
sanki üzerinden yüzlerce araç geçen
ve artık yorgunluktan gına gelmiş bir caddenin
alt yapısından asfaltlarına kadar yenilenmiş hissetmesi gibi…
"denek korkusuz olunca bilim adamına cesaret gelir" diye boşa dememişler.
ve oval bir kap ile örtmelisin şu beynimi
saydam olsun ve ışık alsın.
bir sera gibi
evet bir sera gibi
böylece yeşertebilirim belki yeniden yaşamı.
insanların bana android gibi davranmasına alışığım.
dert etme.
ve sen doktor
bu deney başarılı olursa
yani;
attığım her tohum
birer çiçek
birer dal uzatırsa hayattan bana
ellerimi uzattığım her yıldız
avuçlarımın içinde
bir ateş böceği gibi ürkek
ama bir o kadar neşeli yansırsa gözlerime
ve alnından öptüğüm her gökyüzü
yanaklarında minik bir tebessüm ile
koynuna yaslanmama izin verirse
belki nobel tıp ödülünü alamazsın ama
sana söz veriyorum
nobel barış ödülünü alman için
elimden geleni yaparım…

MD

Reklamlar