etrafımızda o kadar çok yıkılmış hayat görüyoruz ki,
bazen kendimizi lanetli bir insan gibi hissediyoruz.
kafamıza takılıyor;
hayatlarına girdiğimiz insanların hayatları,
biz onların hayatlarına girdikten sonra mı mahvolmaya başlıyor?
yoksa hayatları mahvolmakta olan insanlar mı bizi hayatlarına çekip
mahvoluşlarına şahit olmamızı istiyorlar?

bana göre ikincisi.

hepimiz ya da bir çoğumuz ya da birazımız,
kendi yıkık hayatlarımızın ortasına acılarımızı atarak yaktığımız ateşe,
ayaklarını sürükleyerek gelen ve gelirken etrafında oluşan toz bulutları ile
aslında onları tanımamamıza neden olan fakat yaklaştıklarını gördükçe onların yaktığımız ateşin ortasına kendi acılarını atabilecek ve karşımıza bağdaş kurup bizimle birlikte ayalarını ateşe uzatabilecek, halden anlayan insanlar olmasını istiyoruz. Hep.

tıpkı bir yağmur duası gibi ayalarımızı uzattığımız ateşe bakarken içimizden şu duayı geçirmek istiyoruz;
“dünya üzerinde ki kutsal acıların insan hüznüne bulanmış en saf haliyle yani yaşamın varoluşundan beri canlıların bize emanet bıraktıkları gözlerimizde tütsülen
bir türlü tanımlayamadığımız ama bir şekilde oraya yerleşmiş görünmez incecik bağın bir mıknatıs gibi bizi çektiği varlıklara; serin suların taştıkça içinde depreşen küçük kıvılcımlardan,
bir serçenin kanat çırpışında hiç bitmeyen o sıcacık heyecandan, yeryüzünün, gökyüzünün ve kainatın
bizi her şey bırakıp gitse bile asla bırakıp gitmeyen sadakatinden; ne altında ezileceğimiz kadar çok,
ne üzerinde yüzeceğimiz kadar hafif ne içimizi kavuracak kadar hararetli, yalnızca bir tutam
yalnızca tutunabileceğimiz kadar bir tutam bahşet Allah’ım, Tanrı’m, Rabbim…”

MD

Reklamlar